
ABD’nin kuruluş hikayesi 17. yüzyılın başlarına kadar dayandırılabilir. O yıllarda Kuzey Amerika’da Atlantik kıyıları İspanyol, İngiliz, Fransız ve Hollanda kolonileri tarafından paylaşılmıştı. İngilizlerin ilk kalıcı yerleşimi ise 1607’de kurulan bugünkü Virginia Eyaleti’nin Jamestown yerleşkesidir. Bir şirket tarafından kurulmuş ve yönetilmiştir.
Ancak ilk İngiliz kolonilerinin oluşması 1620’de başlar. Bu tarihte, bugün de hala New England olarak tanımlanan ülkenin kuzeydoğusunda Plymouth şehri kurulur. Bunu diğer İngiliz kolonileri takip eder. Bu kolonilerin sayısı zamanla 13’e ulaşır. Her biri kendi meclislerine ve yerel yönetim geleneklerine sahiptirler. Plymouth kolonisi ise 1692’de Massachussetts kolonisine katılır.

1760’lardan sonra, İngiltere’nin dünya çapında sürdürdüğü savaşları finanse edebilmek için kolonilere önemli miktarlarda vergi yükü çıkarması infiale neden olur. Bu gerginlik, sonunda 1775’te Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasına neden olur. 4 Temmuz 1776’da da Bağımsızlık Bildirgesi ilan edilir. Bir miktar İspanya’nın, ama asıl büyük oranda Fransa’nın desteğini alan koloniler, İngiliz ordularını mağlup eder ve 1783’te imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere ABD’nin bağımsızlığını tanır.
Yeni devletin genişlemesi bu antlaşmadan sonra başlar. ABD önce batıya Mississippi nehrine kadar genişler. O zamanlar buralarda yerli halklar dışında pek bir nüfus yoktur. Ancak, ABD’nin toprak kazanımları sadece yerli halkların topraklarının işgalleriyle olmaz. Meksika ve Britanya ile yaptığı savaşların yanısıra, önemli boyutta toprak kazanımlarını satın almalar yoluyla da gerçekleştirir.
Trump ve yakın çevresinin günümüzde Grönland’ı satın almak için baskı yapması bu açıdan bakıldığında ABD’nin genetik kodlarında olan ancak son yüz yılda baskılanmış bir olgu olarak görülebilir. Nitekim ABD’nin 18. ve 19. yüzyıllardaki büyümesine geri dönersek bu durumu daha iyi anlarız.
Yukarıda da değindiğim gibi 18. yüzyılda Mississippi’nin doğu kıyılarına ulaşan ABD, nehrin batı kıyısında bulunan ve Fransa’ya ait olan Louisiana’yı 1803’te 15 milyon dolar karşılığında satın alır. O günkü Louisiana bugün haritalarda gördüğümüz eyaletten çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Toprakları Mississippi nehri deltasından Kayalık Dağlar’a kadar uzanmakta ve Kanada sınırında sona ermektedir.
Napolyon dönemi Fransası’nın maddi ve askeri olarak bu geniş araziyi koruması olanaksızdır. Zaten bölgenin Meksika Körfezi ve Mississippi kıyısındaki New Orleans ve Baton Rouge gibi birkaç noktası dışında Fransızların önemli bir varlığı da olmamıştır.

Bu satın alma ile ABD toprakları neredeyse iki katına çıkar ve kıtanın batısına Pasifik kıyılarına kadar yayılmanın önü büyük oranda açılmış olur.
Dünyanın başka bölgelerinde de emperyal ülkeler sömürgelerini zaman zaman birbirlerine vermişlerdir, ancak bu boyutta bir satışın başka hiçbir yerde örneği yoktur. Mesela 1769’da Fransa, Napolyon’un da doğmuş olduğu Korsika’yı borçlarına mahsuben Cenova Cumhuriyeti’nden, Birleşik Krallık Singapur’u 1819’da Johor sultanından, Almanya Helgoland’ı 1809’da Britanya’dan satın almıştır. Ancak bunların tümü Louisiana’nın yanında çok küçük kalır.
Louisiana’nın satın alınması ABD’nin Kuzey Amerika’da genişleme stratejisinde önemli bir aşamayı tanımlar. ABD Louisiana’dan sonra 1819-1821 yıllarında İspanya’dan da Florida’yı satın alır. Bu satın almada İspanya’nın ABD’ye olan borçları silinir. Ayrıca bir nakit ödeme yapılmaz.
Meksika’dan bağımsızlığını ilan ettikten bir süre sonra ABD’ye bir eyalet olarak katılan Teksas, 1846-1848 yılları arasında ABD ile Meksika çıkan büyük bir savaşın da önemli nedenlerinden biri olur. Bu savaşı kaybeden Meksika, Kaliforniya, Nevada, Utah’ın tamamıyla Arizona, New Mexico ve Kolorado’nun bir bölümünü ABD’ye bırakır. Ancak kendisine de 15 milyon dolarlık bir ödeme yapılır. Daha sonra 1853’te ABD Meksika’ya bir 10 milyon dolar daha ödeyerek Arizona ve New Meksiko’nun güney kesimlerini de topraklarına katar. Burada amaç kıtanın doğusundan batısına demiryolu inşa etmektir. Yani ticaretle askeri strateji iç içe geçmiştir.
Buna benzer bir durum bugün ABD’nin Grönland’ı zorla satın almaya kalkmasında da söz konusudur. Bir yandan, eriyen Kuzey Kutup buzulları sonucunda Avrasya’nın ve Amerika kıtasının kuzeyinden Uzakdoğu’ya yeni ticaret yollarının açılması ve Grönland’daki madenleri ele geçirme düşüncesi, öte yandan Çin’in ve Rusya’nın bu rotalarda askeri ve ticari üstünlük kurmasının engelleme çabası yine askeri ve ticari stratejinin iç içe geçtiği bir durumu gündeme getirmektedir. Hatta Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması talebi de bu düşüncenin bir ürünü olarak değerlendirilebilir.

ABD’nin 18. ve19. yüzyıllardaki genişlemesi sadece toprak satın almalarıyla gerçekleşmemiştir. Kuzeybatı sınırları 1846’da Britanya ile yapılan bir antlaşmayla belirlenir. Bu sayede Kanada ile olan sınır da büyük ölçüde kesinleşmiş olur. Ancak satın alma yoluyla topraklarını genişletmesi de devam eder. 1867’de bu kez Rus Çarlığından 7.2 milyon dolar karşılığında Alaska satın alınır.
Dünya hızla yeni bir döneme girerken, hala petrol, doğalgaz, kömür ve içten yanmalı motorlar gibi konulara önem veren, küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu kabul etmeyen, bu nedenle de Çin karşısında rekabetçiliğini hızla kaybeden ABD’nin, büyük oranda 19. yüzyılda kalmış olan toprak satın alma yöntemleriyle emperyalist çıkarlarını ayakta tutmaya çalışması halen ülke yönetiminde olan çağdışı kafalar için bir anlam ifade edebilir. Ayrıca megalomanyak olduğu söylenen birinin kendisini Louisiana’yı satın alan Thomas Jefferson veya Alaska’yı satın alan Andrew Johnson’la aynı paketin içine sokmak istemesi de kendi düşünce yapısına sahip kişiler açısından normal bulunabilir. Üstüne üstlük gerçekleşmesi halinde Danimarka’nın Grönland’ı ABD’ye satması bu ülke ile ABD arasındaki ilk arazi satışı da olmayacaktır. Danimarka’nın 1917’de Karayip’teki sömürgeleri Virgin Adaları’nı ABD’ye sattığı da unutulmamalıdır. Tıpkı bugün “Ruslar ve Çinliler gelecek” korkusuyla talep edilen Grönland gibi, bu adalar da “Almanlar donanma üssü kurarak ABD’yi tehdit eder” korkusuyla satın alınmıştı. Danimarka’ya ödenen meblağ 25 milyon dolardı. Ancak ilginç olan, bu satın almayla birlikte ABD’nin, Danimarka’nın Grönland üzerindeki egemenliğini de tanımış olmasıdır.
Çok geçmişte kaldığını düşündüğümüz bu tür uygulamaların, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bu günlerde hala geçerliliğini koruyup korumadığını hep birlikte göreceğiz.
Yazarın Diğer Yazıları
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.










