
Akademide endüstrinin problemleriyle ilgilenmek, uzun zamandır tartışılan bir meseledir. Bir yanda bilginin özerk olması gerektiğini savunan ve akademinin güncel piyasa ihtiyaçlarına göre şekillenmesinden rahatsızlık duyan bir yaklaşım; diğer yanda ise üniversitelerin topluma ve ekonomiye daha doğrudan katkı sunması gerektiğini düşünenler bulunmaktadır. Bu tartışma çoğu zaman sığ bir tartışmanın konusu olarak aynı daire etrafında döner durur. Ya akademi ya endüstri. Oysa asıl mesele, bu ikisinin birbirini dışlaması değil; nasıl, hangi sınırlar içinde ve hangi ortak hedefler doğrultusunda temas kuracağı ve etkileşeceğidir.
Akademi, tarihsel olarak merakın, sorgulamanın ve uzun vadeli düşünmenin mekânı olmuştur. Endüstri ise hız, verimlilik ve somut çıktı peşinde konumlamıştır kendini. Doğal olarak da bu iki dünyanın ritmi ayrışmaktadır. Akademide bir problemi yıllarca inceleyen akademisyenler için sonuç alıp almamak ikinci sırada olabilirken; endüstride ise somut karşılığı olmayan her gün maliyet anlamına gelmektedir. Akademinin endüstri problemlerine mesafeli duruşunun temelinde yatan bu fark, “Kısa vadeli kazançlar için bilimin yönü değişmemeli” kaygısını bir noktada haklı kılmaktadır.
Ancak günümüz dünyasında bu keskin ayrım giderek anlamını yitiriyor. Endüstrinin karşı karşıya olduğu sorunlar artık basit mühendislik sorularından ibaret değil; sürdürülebilirlik, yapay zekâ, enerji verimliliği, tedarik zinciri kırılganlıkları ve etik düzenlemeler gibi başlıklar derin teorik bilgi, disiplinler arası bir bakış ve uzun soluklu araştırmalar gerektiriyor. Tam da bu noktada akademinin birikimi vazgeçilmez hale geliyor. Akademi bu problemlerden tamamen uzak durduğunda, hem ürettiği bilginin hayattan kopması riski artıyor hem de endüstri, sorunları dar bir teknik çerçevede çözmeye çalışırken daha büyük hatalara sürükleniyor.
Öte yandan, bu ilişkideki riskleri göz ardı etmemek gerekli. Araştırma gündeminin tamamen fon sağlayan şirketlerin önceliklerine göre şekillenmesi, akademik özgürlüğü zedeleme riskini de beraberinde getiriyor. Yayın baskısının yerini rapor baskısı alabilirken; eleştirel düşünce yerini müşteri memnuniyeti kaygısına bırakabiliyor. Akademisyenin rolü ise bilgiyi sorgulayan bir aktör olmaktan çıkıp, hazır çözümler sunan bir danışmana indirgenme riski taşıyor. Bu noktada kritik olan, endüstriyle ilgilenmekten ziyade bu ilginin çerçevesini ve sınırlarını net bir şekilde çizebilmektir.
Akademi ile endüstri arasındaki ilişkinin sürdürülebilir ve sağlıklı bir zemine oturabilmesi, bireysel niyetlerden ziyade kurumsal tasarımlarla mümkündür. Bu noktada özellikle doktora öğrencileri ve genç araştırmacılar kritik bir rol üstlenmektedir. Endüstriyle temas eden araştırma projeleri, yalnızca kısa vadeli çıktılara odaklanan uygulamalar olmaktan çıkarılıp; tez çalışmaları, yöntemsel derinlik ve akademik üretimle birlikte düşünülmelidir. Aksi halde bu ilişki, genç akademisyenler için bilimsel gelişimi destekleyen bir fırsat olmaktan çok, yönlendirici ve sınırlayıcı bir baskı unsuruna dönüşebilir. Bu nedenle üniversitelerin, akademik özgürlüğü güvence altına alan, şeffaf ve uzun vadeli iş birliği modelleri geliştirmesi hayati önem taşımaktadır.
Sağlıklı bir ilişki için akademinin, endüstri problemlerine mesafeli ama kayıtsız olmayan bir tutum geliştirmesi gerekir. Mesafeli olmak, körü körüne uyum sağlamamak; kayıtsız olmamak değil gerçek dünyanın sorunlarını görmezden gelmemektir. Akademi, endüstrinin “Nasıl daha hızlı üretirim?” sorusundan ziyade, “Bunu yaparken neyi gözden kaçırıyorum?” sorusuna odaklanabilir. Kısa vadeli çözümler yerine, orta ve uzun vadeli etkileri görünür kılabilir.
Bu çerçevede akademisyen için belirleyici olan yalnızca hangi projede yer aldığı değil, hangi soruları sormayı reddetmediğidir. Endüstriyle temas eden bir akademik çalışmanın değeri, sunduğu çözümler kadar, koyduğu sınırlarla da ölçülür. Şeffaflık, çıkar çatışmalarının açıkça beyanı ve akademik üretimin kamuya hesap verebilirliği bu ilişkinin etik zeminini oluşturur. Aksi halde akademi, hız ve fayda söylemi altında kendi eleştirel mesafesini fark etmeden yitirme riskiyle karşı karşıya kalır.
Ülkemizde bu tartışma daha da kritik bir noktadadır. Üniversite-sanayi iş birliği çoğu zaman ya slogan düzeyinde kalıyor ya da yalnızca proje bütçeleri üzerinden, karşılıklı temennilerden öteye geçemeyen bir sürece dönüşüyor. Oysa mesele sadece finansal akıştan ziyade bir güven ve orta bir dil oluşturma çabasıdır. Endüstri akademiyi yavaş ve gerçeklikten kopuk bulurken, akademi endüstriyi sabırsız ve yüzeysel görmektedir. Bu önyargılar kırılmadan kurulan her iş birliği, iki tarafı da tatmin etmeyen geçici çözümler üretmeye mahkûmdur.
Akademide endüstri problemleriyle ilgilenmek, akademisyenin toplumsal rolünü de yeniden düşünmesini gerektirir. Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değil; düşünce üreten, yön gösteren ve gerektiğinde iyilik için rahatsız eden yapılardır. Endüstriyle temas bu rolü zayıflatmak yerine, doğru kurgulandığında akademinin eleştirel gücünü daha görünür kılabilir. Bir akademisyen çalıştığı sektörün kör noktalarını görünür kılabiliyorsa, gerçek anlamda katkı yapmış ve kamusal bir hizmet sunmuş demektir.
Sonuç olarak, akademide endüstri problemleriyle ilgilenmek bir tercih değil, bir zorunluluk haline gelmektedir. Ancak bu, akademinin kendi değerlerinden ödün vermesi anlamına gelmemelidir. Akademi ile fabrika sahası arasında sağlam ve çift yönlü bir köprü kurmak düşünüldüğü kadar zor değildir. Akademi endüstriye yalnızca çözüm değil, soru da taşımalıdır. Belki de asıl ihtiyacımız olan, endüstrinin sorularına yanıt veren bir akademi değil; bu problemleri daha derin ve dönüştürücü sorularla yeniden tanımlayan bir akademidir.
Yazarın Diğer Yazıları
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.











